29 Şubat 2008 Cuma

üç beyaz.


Tuz yaraya acıtmak için değil, bazen de acısını almak için basılır. Akdeniz ikliminde bir sahil kasabasıyken aklın, omzumdaki tüm yaralarla kaplıca niyetine geldim tuzlu sularına. Uslu bir sonbahar günü çocuk parklarındayken aklım omuzlarımdaki tüm yük kapının ardında kalmıştı. Kabuğu kopartılan kaplumbağa gibi…

Bir elma soysam dışını hiç bölmeden içindeki çekirdeği alsam? Kanar mı? Yer mi biraz şeytan olan kadın. Bilir mi çekirdeği olmayan meyve tohum vermez çoğalamaz. Bazen tek olmak çok kalmaktan iyidir/miş.

Biraz daha şeker diye ağlarken avuçlarım dişlerimin olmadığı geliverir aklıma ve bu yüzdendir söylediğim çoğu kelimenin anlamsızca çıkışı dudağımdan. Islatılınca kırmızıya kaçan pamuk şekerin tadını aşağı atladığım apartman boşluğunda bırakıp kaçtım. “Ye, arkandan ağlar” dediler ya. Ben gidince pamuk şekerimin arkamdan ağladı…

Gözü yaşlı bir çocuktur aynanın karşısındaki melek.. Bilmediği tüm şehrin tümden yuttuğu, karanın getirip karın götürdüğü bir beyazdır o da… Tuz gibi, şeker gibi…

Dün bir hastane odasında içi dumandan kararmış bir hastaya doktor üç beyazı yasakladı.. arınamayacak diye..

27 Şubat 2008 Çarşamba

edep ya Hu

edebe ait demek edebiyat. okuduğum sıralar öğretti düşüncelerim yaşattı.edebiyat yapamıyorum bugünkü derslerde anlatılanlardan ama.. edebimi bozmuyorum. karalıyorum,kelimelerle bişeyler yapıyorum ama içinde ,insanlığımdan ödün vermiyorum.. ne şanslıyım bunca komedinin içinde bişeyler yaşattırıp, hissettirip hatta kızdırabiliyorsam.. en azından sadece gülüp geçilecek komedi yazmıyorum ya. varsın yalan olsun,benden olsun, benden eksiltmesin.

edebi edepsizden öğret demiş ya üstad. belki edebini hatırlatır insanlara bu yazı.. daha öğreteceğiniz çok edep var öyle değil mi?

:)))

26 Şubat 2008 Salı

ses


içinde harflerden senfoni yok bu yazıda.kimse dans etmeyecek çünkü biraz önce son dans yapıldı ve herkes bir sonraki seslere kadar matruşka olsun. iç içe geçin. kaybolun hatta birbirinizde...uyarmıyorum bu bir istek değil emir cümlesidir! gaz maskeli adamlar bizi odaya tıktığında düşüncelerimiz sabuna dönüşüp dünyayı kirlerden arındıracak olan yahudiler oluyordu. içine yalan katmadan bir yaşamı sürdürmek kimin harcı merak ediyorum? göğe alınmış günahsız isa olamayacağız ya da doğruyu öğreten herhangi bir nebi. oysa yalanları atmaya çalışırken içimizden, her şeyin bir yalan olduğunu düşünenler var. kendi vehimlerini vahiy sananlar.. yani vahimler.
bu bir sitem değil sessizlik yazısıdır.bana müzik lazım..

22 Şubat 2008 Cuma

Sokak Lambası


“Benden uzak ama ne zaman düşsem sanki benleymiş gibi hep,yanımda bitiyor.. nasıl bir şey bu?"

“Biz buna hissetmek diyoruz..”

Hangi duygularla anımsarsın beni? Hâlâ kapağı açılmamış kutu muyum, yoksa kendini salıncaklarda unutmuş, dünyayı parktan ibaret sanan çocuk mu? Böyle mi geçerim içinden… Yoksa sen de ister misin benim gibi kavalcısı olan bir köyden kovulup fare olmamı? İçini kemirir miyim uyanık haldeki kâbuslarında? Bir kâbusa dâhil olacak kadar kabul müyüm? Bir mucize mi getirir seni bana, yoksa aramızdan geçip giden tek şey zaman mıdır?

Bir ah çeksem içimden, söner mi sokak lambaları? Ceplerine dolar mı direğin dibindeki beş taş... Rüzgar diner mi uçurtmam saçlarıma dolansın diye..

Ağlarım her şeye ah’layamadığımdan… bir ilsin içimde bir iz.. Ah’layamadığım. Herkesin kendini büyük sandığı şehrin, içimde konaklayan misafirisin.. Sen bir il… sen bir ah… belki de bir ilah…

19 Şubat 2008 Salı

Kuruyan Okyanus


Zamanla kurumuş okyanus, içine prensesten kurbağalar, serap gören Mecnunlar atmış ve çöl yapmış zalim Eros.
Kimse su diye aranmamış çünkü herkes bilirmiş okyanusun kendini yanan ormanlara feda ettiğini ..

Kimse nereye gittiğini bilmezken ,herkes kendi günahlarında boğulurken iki kurbağa çarpışmış ilahi bir tesadüfle .. yok,yok! “Benim acelem var” deyip gitmemişler. “madem bu çölde kavrulacağız,sus(uzluk)tan ,seraplar da avutamayacak bizi,anlat öyleyse” demişler..
“belki okyanus geri gelmez ama gözyaşlarımızdan birer göl yapabiliriz umuduyla başlamışlar işte..

Aralarında geçenler onlara kalsın; bu iki kurbağayı aynı çöle düşüren,kavuran birbirine çok benzer iki güneşmiş. Masal işte bu nasıl iki demeyin hem doğuda hem batıda aynı doğrultuda. Hatta biri diğerinin yansıması.

Karar vermiş kurbağacıklar demişler ki : “bizi kimse kurtaramayacak belki ama burada ölemeyiz. Biz gidemediğimiz yerde kalamayız demişler. Bu söz onları bir kere daha bağlamış. Birinin yaşı diğerinin boynuna akmış. Öyle çok ağlamış ki öbürü gidememiş bırakıp.

Ve inanmak çözmeye yetmiş göl olmuş çöl. Öl olmuş ol. Mecnun Leyla yerine ilahı bulmuş ve başka bir prense ihtiyaç duymamış hiçbir kurbağa… uzaklaşmışlar oradan. Bu zamandan geriye kalan tek şey birinin saçıyla diğerinin omzundaki yara olmuş… Kırmızı…

18 Şubat 2008 Pazartesi

gErçek olamayan düş(üncey)e


Engel olamıyorum gözyaşımın sana gelen yolları tuzlayarak açmasına..
Kurtarma ekipleri yetişemiyor imdadıma,yüzüne bakmaktan nefesim kesilmiş öylece izliyorum seni.”buradan gitmem gerek” diyemiyorum,gidemiyorum..

Bir hastanenin acil servisinde,geç kalınmış bir hastaydım ben.. (ya da bir hata) ex olmuş diye morga kaldırdılar.soğuk,siyah.. oysa damarlarıma giden yolu tek bir gülüş açmaya yetecekti.

Gülmedin.. doğmakla ölmek arasında geldim ben sana.. “ol”mak için.. kalmak için.. bildin.. inanmadın..



Not(a): tüm bunları yaşarken bEn,düşerken,düşlerken.. korunmam için bir melek gönderdi tanrı.. omzumda uyudu,boynunda ağladım.. yaşım huzur oldu onda.. şimdi uzakta iki şehir arasında diğer yarısı burada ama bende.. gelEcek biliyorum.. morga kalksam da,benimle sırata kadar gelecek.. bal gözlerindeki çok rengi verecek bana.. yıldız tellerini unuttuğu gibi. Zamanı onunla sayıyorum ben.yaşama bağlayan yar(ın)ım.. iyi ki… üç noktayı tamamlamak için sayfalar dolusu yazmak gerek.. ama gerek yok bizim dilimiz konuşmadan da anlatacak kadar zengin.. üç nokta bizim.. sana ,bana ,bize.. içimin,içi iyi (ki) gEldin..

14 Şubat 2008 Perşembe

Nietzsche nin sözleriyle bir monolog

Nefesimi duyuyorsun, kalbimi dinliyorsun, kıskanç

Neyi kıskanıyorsun?

Defol, defol! Bu merdiven ne olacak?

(Onu köprü yapıp ırmaktan geçeceğim)

Kalbime girip, en gizli düşüncelerimin

İçine mi sokulmak istiyorsun?

(Orada sen olmayacaksın)

Utanmaz, meçhul hırsız!

Ne çalmak istiyorsun?

(Değerli olan tüm kavramları hurda etmişken)

Neyi dinlemek istiyorsun,

Ne işkenceler yapmak istiyorsun?

Ey işkence eden

Ey cellat Tanrı!

(Benim boynumu kesemeyeceksin)

(İçimde kalmana ve beni kıvrandırmana izin vermeyeceğim.

Oyuncağı düştüğünde ağlayan aptal bebek değilim.

Sen oyuncak değilsin.

Bu oyunun en güçlü görünen asılsız kahramanı,

Kendimi;

Asla gerçek olmayacak bir hayal(an)dan azad ediyorum…)

11 Şubat 2008 Pazartesi

Pembe


Sana bir pembenin nasıl karardığını anlatacağım… bir gökkuşağından gölge nasıl yaratılır üstelik hiç yağmur yağmamışken..

İçimden denizler geçti. Bütün çöller kurudu. O ne demek diye sorma. Çöllerde gördüğüm seraplardı aklımı zapt eyleyenler. Kocaman bir okyanusta boğuldum ben, elde var hiçken hep olmak istedim. Ne haddime!

Sonunu bildiğim bir oyuna davet edildim ve tam da misketlerimi yutmuşken… “bu çukura ne kadar misket atarsan o kadar çok kazanırsın” dediler. Gözyaşı da misket kadar yuvarlakmış… Ben kendimi attım o çukura... Kazandım. Tüm misketler benim oldu. (gözyaşı da misket kadar yuvarlakmış.)

Keşke saçma sapan ve saçımda sapanla kaçsaydım da .. yok keşke demek olmaz yaptığım her şey “iyi ki” iken.. ne kadar iyi olabildim bilmiyorum ama pembe kadar yakmadığım kesin. Gözümü açıp bakamazken ben , bir de baktım ki bronzlaşmışım, kararmışım.. Karaymışım. Karalanmışım.. Sorumlusu renkler değil yağmurdan sonra çıkan güneş.

Kafanı kaldırmazsan gökyüzünü nasıl görebilirsin ki?

Sor kendin kendine bu yağmur da nereden çıktı?

Gökkuşağı karardı adam! ve bulutlar misketlerin yerine çukura kaçtı…

10 Şubat 2008 Pazar

Soru


Nasılsa susmakla konuşmak aynı şey..
Bir beyazın arkasına kaç yalan saklanabilir ki ?

gökkuşağı kaç yağmurdan sonra kaybolur?

Aydınlık gerekmez mi gölge için,

ben hangimizi öldürdüm de kargadan bile değersiz oldu kabil?

pembeyi sevmediğimden mi

yalnızca tozu kaldı bir avuç düşün...

düş/sün adam,düştüm..

denizin rengini alıyorsa gökyüzü

boğulmuşsa okyanusun içinde

ağır yaralı,kana(ya)n bir kadın

gökyüzü neden hala mavi

04 Şubat 2008 Pazartesi


İçinin bende kalmasını istiyorum, senin üzülmeni istediğimden. Kelime cambazlığı yapamıyorum, cımbızla çektiğim kelimeler kanımı acıtıyor, içimi kemiriyor kalemle karaladığımda.

Sahipsiz döllenilmiş bir aşk vardı karnında, bebek. Rahmanı inkâr edip, dumanla kelimeleri Brahman kadar yücelten bir hiçti meçhul babası, yoksa katili mi demeli?

Nefesin düğümlendi boğazımda. Yutkunamıyorsun, ben morarıyorum. Çoktan morga kaldırılması gereken bir aşka elektro-şok yapmaya çalışıyor aklım.(akılsızım) kendisi neyse kopyası da odur diyor içim. Değmez.

Doğduğum gün olamadın yanımda, benden erken gelmiştin bu masala. 16 yıl sonra bir dilek diledim. Yatsıdan önce mumunu söndürdüm yalancının ve bu yüzden pastamın üzerine saçamadım tükürüğümü. Ama diledim: solumdakinin sağımdakini geçtiği meleklerden hariç bir tane daha. Bu melek eylemlerimi yazsın diye değil, beni yazsın, benle kalsın diye…

Gördüm ki işe yarayan sadece beyaz yalanlar değilmiş. Bir yal/an/kara benim meleğimi getirmiş. Onun omuzlarından alıp benim başucuma koymuş. Hayır, bir yanılsama değil. Gerçek bir meleksin kanatlarını omuzlarına almadan sokağa fırlamış.

Asıl masal bundan sonra başlıyor melek. Kırmızı saçlı kız kurd(uğ)un karnından ve parmaklarından kurtuluyor. Avcı değilim ben sadece cımbızı elinde, bir cambazım.

Benimle en ince ipin üstünde yürü. Bana tutun. Ve şimdi yarana bas tütün. Gülsün yüzün. Gül yüzün.