18 Temmuz 2008 Cuma

16

yaşayabileceğim en güzel gündü.. Günlerden çarşamba

Bir temmuz sabahına gözlerimi sıcacık bir sesle açmak

Ve günün geri kalan her anında üşüdükçe mutlu olmak.

Her kelimeyi adım gibi ezberlemek,

Yağmuru bile minnetle karşılamak

Aynı anda alınan her nefese bedeli olamayacak secdeler etmek

Atılan her adımın üzerini yeniden yalnız başına adımlamak

İzi kalmıştı diye,

Yüzünün gölgesi sinmişti diye..

Hiçbir an ikinci kez tekrarlanmaz diyenlere inatla

Aynı duygularla içine dalmak..

İçinde kalmak.

Tüm mesafeleri unutmak bir an için

Sıfır milimetre boşluk olmak

Aynı kokuyu taşımak,

O gibi kokmak

Aynı sözcükleri düşünmek

Aynı mutlulukla gülümsemek

Mutlu olmak..

Bir anne gibi üzerine titremek

İncinmesinden korkmak

Adına anlamlar yüklemek

Ve ondan gelebilecek iyi kötü hey şeyi yüklenmek..

Gidişin yüzümüzde aynı hüznü bırakması

O görmeden ağlamak

Sözler vermek sözler tutmak

Otobüsü durdurmak istemek

Geri getirmeye çalışmak

Sesini duyuramamak

Kalmak

Beklemek

İnanmak

..

Günlerden çarşambaydı

Elim tuvale değdi

Bir renk tuttum

Bırakmayacağım..

08 Temmuz 2008 Salı

yazılası o kadar çok şey var ki..



haddimi aştım. çok fazla şey istedim. hepsine birden sahip oldum. ben kaybettim.
üzgünüm bugünlerde,hem de birçok nedenle..
yine de gülümseyebiliyorum yolda gördüğüm küçük kadına ya da bıyıkları henüz terlememiş o erkekciğe..
geri gelmeyecek mesafeler katetmek değil önemli olan,
masaldaki akıllı çocuklar gibi çakıl taşları dökmek üzerinden geçtiğin her bir adıma..

yaşanılanlara hatırlanabilirlik katmak biraz da,
tavşan deliğine saklanan karanlıkları çıkartmak belki de,
bir g(d)ünü yaşamak..
içine hapsettiğin tanrılara tapmak
ya da
tanrı olmak.


adı her neyse;
insansa seviliyor işte.
sev/dim/iyorum/eceğim.


anlatacağım çok şey var,kendimi susturmam gerek önce.

06 Temmuz 2008 Pazar

boğ/az



İşaret parmağıma doladığım iple zincir çektim, prangalar yaptım, urgan ipler ördüm ve ke(n)dimi öldürdüm. Kanı toprağa değmemiş bir kat(i)lim şimdi.

Katı bir şeriat uyguladım bugün, beynimdeki iki lopun arasına jileti bağladım ve bağırdım “afedersiniz! Bir dakika hepiniz bana bakın! Evet, ben bir suçluyum ve bundan utanmıyorum!” konuştukça kanadı dudaklarım.

Ve yine eşek kulakların çınlasın Midas... bugün dokunduğum her yer bembeyaz..

“bulutlara değecek kadar büyüdüm mü?” dedim anneme, belim kadar ince bardakta yudumlarken çayımızı. “olmak istediğin her yer senindir” dedi. “bulutlar da,kilometrelerce yer altıda..”…

Peki ya kalamıyorsam, sığamıyorsam 6400 kilometrekarelik dünyaya? İçime mi dar gelir dışım, dışıma mı küçük gelir içim? 4 odacık, iki salon kalbimi talan etmek hiç de zor değilken… Başka bir kente gitmek... Başka kentin çocuğu olmak, kalmak... Aklını bavuluna sığdırmak...

Evet, taşınıyorum hem de kelimelerin düğümlenip kaldığı, içimin dışıma en yakın olduğu yere: boğaz(ım)a...

Yüzme bilmediğim yerde, yutamadığım sözlere, görmediğim yüzlere tutunur, geçerim.